Bugun...
Bizi izleyin:


Tuygan Çalıkoğlu


Facebookta Paylaş









İnsan Neden Katil Olur?
Tarih: 21-11-2021 07:07:00 Güncelleme: 21-11-2021 07:07:00


Homosapiens, yani yaşayan tek insan türü, geçmişte yaşamış diğer insan türleri olan Neandertal ve Homoerectus’dan daha yüksek sosyal ve zihinsel becerilere sahip olduğu için hayatta kalabildi. Zekâsı, yani uyum yeteneği, iletişim becerisi ve teknolojitransferi yapabilmesi onu üstün kılan özellikleri. Ancak, homosapiensinözünde yıkıcı, yok edici özellikler var ve günümüz insanıne kadar gelişmiş olsa da,bu genetik özellikleri bünyesinde barındırıyor. İnsanın bulunduğu her yerde, biyolojik çeşitliliğe oluşturduğu bir tehdit var. Homosapiens, varlığını sürdürme, yaşamını idame ettirme amacının dışında, diğer canlıları keyfi olarak öldüren tek yaratık. Bu nedenle insana “katil” bir canlı türü demek yanlış olmaz.

 

Yaşayan bu son insan türünün işlediği vahşi cinayetler,dünyanın her yerinde görülüyor. Ne yazık ki, bu olaylar sıradanlaşmış vaziyette,adeta yaşamın bir parçası olarak kabul ediliyor ve haber değeri bile yok artık. Tartışmamız gereken sorun; insanın başka bir insanı neden öldürdüğü ve katil olmasının engellenip engellenemeyeceği. Kamuoyunun genel olarak tepkisi, cezaların caydırıcılığının yetersizliği üzerinde yoğunlaşıyor.Bu nedenle, katilin mutlaka “öldürülmesi” gerektiği düşüncesi giderek daha fazla destek buluyor. Öldürmek; şiddeti, bir başka şiddet ile gidermeye çalışmak demek ve çözüm değil. Çünkü ölüm cezalarının yürürlükte olduğu yerlerde de, sayısız tecavüz ve cinayetler yaşanıyor. Bu nedenle öldürme talebini, vahşet diye nitelediğimiz bir eylemi yasal olarak yapma gayreti olarak tanımlayabiliriz. Bir başka deyişle, yasal bir ölüm çağrısı. Ülkemiz dâhil, dünyanın her yerinde,pek çok masum insanın asılarak ya da başka yollarla öldürüldüğünügöz önüne alırsak, ölüm cezasının dönüşü olamayan, hata affetmeyen, insanlık dışı bir ceza olduğunu anlarız.Ölüm cezasını yürürlüğe sokarak, insanın başka bir insanı ya da insanları öldürmesine engel olmak mümkün değil. Mesele; insanın içindeki katile “dur” demesini öğrenme meselesi.

 

İnsan; genlerindevar olan yıkıcı, yok edici özelliklerini baskılayarak yaşamını sürdürüyor. Bunu nesnel bir gerçeklik olarak kabul etmek zorundayız. Din ve felsefe insanın bu özelliklerini bilerek onu sürekli uyarıyor. Şiddetten uzak, nefreti değil, sevgiyi öne çıkaran bir yaşam öneriyor. Özünde bulunan yıkıcı, yok edici özelliklerini kontrol edemeyen insanın, başka insanlara ya da toplumlara zarar verebilme potansiyeli çok yüksek. Kendini sürekli savunan bir insan var karşımızda. Kendini hep haklı bulan ve karşısındakinin “ölümü hak ettiğine” karar veren, dahası bunu bir hak olarak gören bir insan. Ancak, savaşta bile, savaş dışı bir nedenle insanı öldürmek kabul edilemez. İnsanın özünde var olan kötülüğün, dışa yansıması sonucu yaşanan ölümler “cinayet” olarak kabul ediliyor ve öldüreni “katil”  yapıyor.

Bilim insanları toplumun genelinin tersine, katillerin tümünüpsikiyatrik hasta olarak kabul etmiyor ve bu düşünceyi psikiyatri hastalarına yapılan bir haksızlık olarak değerlendiriyor. Genel olarak bir insanın başka bir insanı öldürmesi için; karşındaki insanı “insan” olarak görmemesi ve kendinde kabul etmediği tüm olumsuzlukları ona yüklemesi gerekiyor. Pek çok normal kabul edilen ve normal bir yaşam süren insan, bu nedenle katil olabiliyor, hatta katliam yapabiliyor. “Anti- sosyal” dürtüler; insanı başkalarından yararlanmaya, hak etmediği şeyleri almaya ve başkalarının kötülüğünü istemesine yol açıyor. Pek çok insan bu düşüncelerisadece aklından geçiriyor; bazı insanlar ise,bu düşünceleri dışa vuruyor ve davranışına yansıtıyor. Dr. Otto F. Kernberg psikopatların genelde narsistik kişilikler olduğunu vurgular ve bu tür insanların sahip olduğu kişilik bozukluklarına dikkat çeker. Bu insanlar; ahlak kurallarına değer vermeyen, sadece menfaatleri doğrultusunda hareket eden insanlar. Bu anti- sosyal insanların davranışların temelinde, çocukluk dönemlerinin izleri var. Özellikle ilk beş yılda yaşadığı yoksunluklar, sosyalleşememe, anne ve babanın evde olmaması, toplum dışı bir yaşam süren babanın varlığı sorunun başlıca nedenleri. Özellikle alınan eğitimin de yetersizliği söz konusu ise, risklerin daha da arttığı bir gerçek. Katil kişilerin geçmişlerini analiz eden çalışmalarda, tedavi edilemeyen dikkat eksikliği, hiperaktivite bozukluğu ve nörolojik yetersizlikler saptanan bulgulararasında. Bu arada, idam korkusunun insanı katil olmaktan vazgeçirmediği gerçeği, sayısız araştırmaların ortak paydası.İnsanları koruyabilmek için toplumsal ve kültürel yaklaşımlar önemli. Siyasetin ve toplumsal iradenin çabası ve kararlılığına ihtiyaç var.Çünkü herkesin içinde anti- sosyal dürtüler var, mesele bunları yok edebilmek, susturabilmek. Bu alandaki çabaların, katillerin öldürülmesini istemekten çok daha gerçekçi olduğunu görebilmemiz gerek.

 

Duyguların, zihinsel potansiyel üzerinde büyük etkisi var. Batı toplumlarında çocuğun zihinsel potansiyelini ortaya çıkarmak için, daha okul öncesi eğitim sürecinde “duygu yönetimi” öğretilmeye başlanıyor. Pek çok zeki çocuk bu potansiyelini kullanamaması nedeniyle başarısız oluyor. Daniel Kahneman ve Richard Thaler Nobel Ekonomi Ödülü sahibi davranış iktisatçıları. Aklımızın, duyguların esiri olduğunu dile getiriyorlar. Yaşamsal öneme sahip karar alma sürecinde bile, pek çok insanın aklını yedeğe aldığı bir gerçek. Her alanda başarı için; kişinin çalışkanlığı ve zeki olması yetmiyor. “Duygu Yönetimi” için, duyguları“fark etmek”, “tanımak” ve “adlandırmak” gerekiyor. Bunu bilmeyen kişiler; yaşadıkları duygulanımları, bedenlerinde yaşanan bir semptom olduğunu düşüncesindeler. Bu doğru değil. Hissedilen duyguların neye karşılık geldiğini bilmekönemli. Sonraki aşamadaduyguları yönetebilmemiz gerek. Sinirlendiğimiz zaman kontrolü kaybediyorsak, öfkemizi bastıramıyorsak, özellikle “baskı altında” stresi yönetemiyorsak karşılaştığımız riskler artıyor. Karar alma becerisi olmayan, korku ve güvensiz bir yaşam içinden gelen kişilerin durumu ise çok daha vahim.

 

“Duygusal zekâ” bu nedenle önemli. Kişi önce kendi duygularını tanımalı ve kontrol etmeyi öğrenmeli. Sinirlerine hâkim olamayan insan duygularına yenik düşüyor. “Haklıyken haksız çıkmak” ifadesi bu sürecin ürünü. Evde, okulda, alışverişte, trafikte vs. duygularını kontrol edemeyen insanların, hiç yere yapılan kavgalarına tanık oluyoruz. Son aşama, başkalarının duygularını anlama becerisini, yani empatiyi öğrenmek.Ancak, kendi duygularını anlamaktan uzak birisinden, başkalarının duygularını anlamasını beklemek gerçekçi değil.

 

Okullarda zihinsel gelişim için fen bilgisi, matematik, edebiyatvs. dersleri öğretiliyor. Bu bilgileri, teknolojiler aracılığı ile okula gitmeden de öğrenmek mümkün. Gelişmiş ülkelerinmüfredatında “Sosyal ve Duygusal Öğrenme” adlı bir program var. Bu süreçte kişi; kendi duygularını, düşüncelerini, değerlerini ve bunların kendisini nasıl etkilediğini öğreniyor. Kendisini gerçekçi bir bakış açısıyla algılıyor, güçlü yanlarını tanıyor ve özgüven kazanıyor. Duyguları yönetmesini öğrenerek; dürtüleri ve stresi yönetebiliyor, kişisel motivasyonunu artırabiliyor, kendisine hedef koyabiliyor. Sosyal farkındalık geliştirerek; etik kuralları ve empatiyi, farklılıklarla başa çıkmayı, başkalarına saygı duymayı öğreniyor, hayata bakış açısını geliştiriyor. Sosyal ilişki becerisi kazanarak; farklı gruplarla sağlıklı ilişkiler kurabiliyor, dinleme kalitesini yükseltiyor, başkalarıyla işbirliği yapmayı öğreniyor, müzakere yapma tekniklerini geliştirebiliyor. Son olarak karar verme becerisiniöğrenerek; doğru seçimler yapabiliyor, eylemlerinin sonucunu nesnel olarak değerlendirebiliyor, karşılıklı olarak menfaatleri gözetebiliyor, eleştirel düşünce, sentez ve analiz becerilerini geliştirebiliyor.

 

Başa dönersek; cezai yaptırımları artırarak insanın bir başka insanı öldürmesini engellemek mümkün değil. Çözüm için yeni bir bakış açısı geliştirmek ve insana yatırım yapmak zorundayız.Bu hedef doğrultusunda, okullarda verilen klasik bilgi eğitiminin ötesinde, sosyal ve duygusal becerilerimizi artırmaya yönelik programlara yer vermeliyiz. Duygu yönetimini,zihinsel gelişim programları ile birlikte sunan yeni bir müfredat geliştirmek, meselenin çözümünde tek yol olarak görünüyor.

 

Tuygan ÇALIKOĞLU



Bu yazı 1164 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
FOTO GALERİ
  • Bebişler
    Bebişler
  • Yurdum İnsanı
    Yurdum İnsanı
  • FANTASTİK
    FANTASTİK
  • ATATÜRK
    ATATÜRK
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Çanakkale 2015 Tanıtım Filmi
    Çanakkale 2015 Tanıtım Filmi
  • Barışın ve Özgürlüklerin Kenti "Çanakkale"
    Barışın ve Özgürlüklerin Kenti
  • TSK'dan Muhteşem Çanakkale Türküsü
    TSK'dan Muhteşem Çanakkale Türküsü
  • Çanakkale Gangnam Style
    Çanakkale Gangnam Style
  • HASTANEDEN KAÇIRILAN BEBEK BULUNDU
    HASTANEDEN KAÇIRILAN BEBEK BULUNDU
  • CEPA AVM'de Çanakkale Türküsü
    CEPA AVM'de Çanakkale Türküsü
VİDEO GALERİ
YUKARI