thejrc.org
Bugun...
Bizi izleyin:


Tuygan Çalıkoğlu


Facebookta Paylaş









Bir Arada Yaşamak
Tarih: 20-08-2023 09:32:00 Güncelleme: 20-08-2023 09:32:00


Türkiye’nin en temel meselelerinden biri kutuplaşma. Görüşlerin, karşıt cepheler halinde toplanmasını ifade ediyor. Toplumda yarattığı “önyargılar” ve “gerilim” nedeniyle birlikte yaşamayı zorlaştırıyor. Geçtiğimiz yıl KONDA,“Türkiye’de Bir Arada Yaşarız” araştırmasına ait çok çarpıcı veriler paylaştı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi, Siyaset Sosyoloğu Prof. Ferhat Kentel’in yönettiği araştırmanın amacı, “kutuplaşan” toplumda “bir arada” yaşama kapasitesini ölçmekti. İnsanların büyük bir bölümü, siyasetteki farklılıkları “normal” kabul ediyor, hatta gelişme için “katkı” sağlayacağını söylüyor. Ancak, insanlığın “iyiye” gittiğini söyleyenlerin oranı yüzde 18; insanların büyük bir kısmının “iyi ve güvenilir” olduğunu düşünenlerin oranı ise sadece yüzde 23. Kutuplaşma çok ciddi bir mesele. Çünkü azalmıyor ve tüm şiddetiyle devam ediyor. Toplumdaki farklılıkların yanında, bireyler de kendi içlerinde “çeşitlilik” ve “karmaşıklık” taşıyorlar. İnsanlar farklı kültür, sınıf, meslek, eğitim, coğrafya gibi dairelerle ilişkilendirilirken, ortaya çoğul kesişimler çıkıyor.

 

Araştırmanın çarpıcı sonuçları özetle şöyle. Türkiye’de insanların;

• Yüzde 40’ı;“Hayatının herhangi bir döneminde, ulusal, etnik, dinsel ya da cinsel kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğradığını” söylüyor.

• Yüzde 89’u;“Toplumda ekonomik olarak güçlü, ama küçük bir grup daha çok kazanacak” diye çoğunluğun zarar gördüğünü düşünüyor.

• Yüzde 75’i; “Biz bize yeteriz, diğer ülkeler ve toplumlarla ilişiğimizi kesmeliyiz” düşüncesini yanlış buluyor

• Yüzde 66’sı; “Toplumumuzda var olan sorunlara sebep olan gruplara karşı tahammülü yok” derken, yüzde 72’si; “Başkaları da bizi suçluyor, onların da bize tahammülü yok” diyor

• Yüzde 88’i; “Kutuplaşmanın sebeplerinden biri de başkalarına karşı duyduğumuz güvensizliklerin tahrik edilmesidir” diyor

• Yüzde 76’sı; “Geçmişte herkes acılar yaşadı; bunları tekrar açmanın kimseye bir faydası yoktur” düşüncesine katılmıyor.

• Yüzde 71’i; “Geçmişten kalan acılar bugünkü huzursuzluğumuzun en önemli sebebidir” diyor

              

Herkes “olduğu haliyle” saygı görmek istiyor. Herkesin içinde yaşamak istediği toplum; dayatmalar ya da birbirine benzetmeler yerine, “farklılıklarıyla” bir arada yaşadığı bir toplum. Türkiye’deki kutuplaşmanın nedeni, “sınıfsal çelişkiler” ve “eşitsizlikler”. Bir siyasal “kültüre” ve “kimliğe” ait olmayı, bu sınıfsal meseleyi çözmenin bir yolu olarak görenler var.

 

Türkiye, çok çeşitli ve farklılıkları olan bir toplum. Birlikte yaşamak kolay değil. Aynen “doğada” var olan çeşitliliğin azalması gibi, insan topluluklarının da azalması ciddi bir krize yol açabiliyor. “Karmaşıklık” doğanın temel özelliği. Bütün canlılar, eko- sistemin bileşenleri olarak, her biri ayrı, ayrı çok değerli. Sanayileşme sürecinde; uygulanan kalkınmacı model olan “kapitalizm”, doğanın dengesini büyük ölçüde bozdu. Hava kirlendi, su kirlendi, bitkilerin yapıları bozuldu. Sonuçta “bio- çeşitlilik” yok olma noktasına geldi. Doğadaki bu durum “insan toplulukları” için de geçerli. Sanayi toplumunu temsil eden ulus- devletlerin hegemonyası; dünyada yaşayan birçok “dili” yok olma, “kültürleri” kaybolma sürecine soktu. Önce “ulus- devlet” ideolojisi, sonra da küresel bağımlılığın yarattığı “benzeşmenin” yarattığı sonuçlar bunlar.

 

Araştırma insan topluluklarının, her şeye rağmen “karmaşık” olduğunu gösteriyor. Hiçbir insanın, tek “bir kimliğe” indirgenemeyeceğini söylüyor. Çünkü insanlar tek bir şey değil; sahip oldukları etnik ya da dinsel kimlikler bile tek bir şey değil. İnsanlar melez ve iç içe geçişlerden oluşan bir varlık. Bir bireyi oluşturan sayısız özellik var. Ana babanın yanı sıra, okul, öğretmenler, arkadaşlar, okunan kitaplar, konuşulan diller ve dinsel anlam dünyaları “melezliği” yaratan başlıca unsurlar. Bireyi sürekli olarak yeniden inşa eden de bu unsurlar.

Türkiye’de insanların birbirleriyle konuşabilme, dolayısıyla birbirlerinin acılarını anlama yönünde güçlü bir potansiyel var. Bu potansiyeli harekete geçirmek, “kutuplaşma” dinamiklerini aşmamıza bağlı. Bunun için “siyaseten” konuşmayı başarmamız gerek. Bunu sağlamak devlet ve siyaset aktörlerinin işi. Siyaseti “sadece” devletin tepesinde ya da mecliste yapılacak bir “etkinlik” olarak ele almamak gerek. Çünkü siyaset yaşamın “her” alanında var. İnsanlar kendilerini kolaylıkla ifade edebilmeliler.” İfade özgürlüğü”, “kendini ifade edebilme hakkı”, “varlığı ve düşünceleriyle saygı görme hakkı” bir arada yaşamanın temel kavramları. 

 

Toplumun çeşitli kesimlerinde; örneğin Hz. Muhammed, Atatürk, Alevilik vb. gibi çeşitli kesimlerin değerli sembolleri var. Ancak bu sembollere dair dile getirilen; önyargılı, ırkçı, toptanlaştırıcı, şiddeti savunan söylemler de var. Bu durum farklı kimliklerin birbirlerine karşı “mesafeli” olmalarına yol açıyor. Bir asgari “karşılama” alanına, demokratik bir “kamusal” alanının kurulmasına ihtiyaç çok fazla. Hiçbir cemaati kayırmayan, ifade özgürlüğünü, hakaret ve nefret suçunun sınırlarını tespit edecek hukuksal önlemler şart. Bunlar “siyaseten” atılması gereken adımlar. Bunun dışında; “toplumsal” kesimlerin göstermesi gereken çabalar da var. Hayatın her alanında; okul öncesi eğitimden başlayarak “hoşgörü ve farklılığa” saygı eğitiminin gerçekleşmesi gerekli.

 

İnsanlar günlük hayatta sürekli olarak karşı karşıya geliyorlar. Bu insanların “farklılıklarının” yanında pek çok “ortak noktaları” davar. Özellikle metropol yaşamı bu “ortaklaşma” sürecine katkı veriyor. Metropolde yaşamaya başlamış, birbirine önyargılı kitleler; yolda, ulaşım araçlarında, AVM’lerde zorunlu olarak bir araya geliyorlar. Bu etkileşim sürecinde yeni bir “bilinç” gelişiyor. Kitleler önyargılı oldukları, “ötekileştirdikleri”, “dışladıkları” kesimlerin de yaşam mücadelesi veren, kendileri gibi “mağdur” insanlar olduğunu şaşkınlıkla fark ediyorlar. Evet, insanların birtakım “farklı” kimlikleri var, ama “aynı” mağduriyetlerle yaşıyorlar. Siyasetin bu süreçte bir “ön açma” işlevi olmalı. Bu toplumsal “birlikteliği” daha uygun bir yola sokabilmeli. Ancak bunun için siyaset “gündelik” hesaplardan vazgeçerek, “geniş çaplı” bir planlamayı hedeflemeli.

 

Günümüzde siyaset, ne yazık ki “kutuplaşmanın” baş aktörü haline geldi. Kutuplaşmayı başlatan, derinleştiren bizzat siyasetin kendisi. Ancak siyasetin işi bu değil. Siyaset toplumu “ayrıştırıcı” değil, “birleştirici” olmalı, “uzlaşmayı” sağlamalı. Günümüzde siyaset bunun tam “tersini” yapıyor. Bu nedenle iktidarıyla, muhalefetiyle tüm siyasal partiler “tutumlarını” gözden geçirmeliler. Siyaset; kutuplaşma meselesinde, üzerine düşen sorumluluğu almak zorunda. Hoşgörülü yaklaşmalı, uzlaşmacı olmalı ve örseleyici dilinden uzaklaşmalı.

 

“Bir Arada Yaşama” kültürü, “farklı” kültürel kimlikleri olan “değişik” grupların, bir topluluk içinde varlıklarını sürdürebilmelerine dayanır. Her kültür, kendi içinde değerleriyle “eşit” ölçüde değerlidir. Bu nedenle; herkes birbirini hiçbir “sınır” koymaksızın, karşılıklı “kabul edip” tanımalıdır. Bir arada barış içinde yaşayabilmenin başka yolu yok.

 

Tuygan ÇALIKOĞLU



Bu yazı 22991 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
FOTO GALERİ
  • Bebişler
    Bebişler
  • Yurdum İnsanı
    Yurdum İnsanı
  • FANTASTİK
    FANTASTİK
  • ATATÜRK
    ATATÜRK
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Doğtaş Mobilya'dan 18 Mart'a Özel Video
    resim yok
  • 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi 108'nci Yıldönümü
    18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi 108'nci Yıldönümü
  • Çanakkale 2015 Tanıtım Filmi
    Çanakkale 2015 Tanıtım Filmi
  • Barışın ve Özgürlüklerin Kenti "Çanakkale"
    Barışın ve Özgürlüklerin Kenti
  • TSK'dan Muhteşem Çanakkale Türküsü
    TSK'dan Muhteşem Çanakkale Türküsü
  • Çanakkale Gangnam Style
    Çanakkale Gangnam Style
VİDEO GALERİ
YUKARI